Sayın Selimi, söyleşimize sizi tanıyarak başlayalım, ne dersiniz?
― Teşekkür ederim, sayın Gülağ Bey. İsmim Ahmet Günbulut, mahlasım Âşık
Selimi. Şarkışla’da doğdum, ilk tahsilimi Şarkışla’da yaptım. Ortaikiye
kadar okudum, sonra terk ettim. Terk ettikten kısa bir süre sonra
evlendim. Bu evlilikten altı çocuğum var; üç kız, üç erkek. Şöyle diyelim
1960 yılında âşıklığa başladım. Âşıklığa başladığım bugüne kadar da bir
şeyi düşünmeden hep âşıklık geleneğine hizmet ettim. Gerekçesi ne ise o
yönde kendimi geliştirmeye ve halka faydalı bir insan olmaya çalıştım.
Öyle bir kimseyim ben.
Sizin şiirleriniz halk şiiri dünyasında bir kıvılcımdır bence. Bu kıvılcımın kaynaklık ettiği ilkeleri söyler misiniz?
― Çok teşekkür ederim. Şimdi şöyle arz edeyim. 1960 yılında komşumuz olan
Şarkışla’nın Kızılcakışla köyünün Kodro mezrası var idi. Şimdi
Kızılcakışla’nın bir mahallesi haline geldi. Belediyelik oldu Kızılcakışla.
Orada yaşayan Cafer ile Çoban Mehmet vardı. Benim kendisini tanıdığım dönemde
yatan hasta idi. Çok iyi bir kimseydi. Kendisini yetiştirmiş, ben ona çıraklık
yapma sureti ile kendimi buldum ve gerçekleri ondan öğrendim. Ondan ilham
buldum, beyit aldım, gerçekten tanıdım çok faydalandım, hâlâ da kendisini
ziyarete giderim. Benim kaynağım ustalığımı yapan Çoban Mehmet’tir. kendisine
saygım sonsuzdur.
Yaşadığınız yöre, güçlü ozanlarımızın
yaşadığı bir bölge, onlardan etkilendiğinizi söyleyebilecek misiniz? Örneğin,
bir Serdari sizin gibi Şarkışlalı. Bir Kemteri var yörenizde. Âşık Veli, Agâhi,
Âşık Hüseyin, Âşık Ali İzzet ve de Âşık Veysel. Size çok yakın bir mıntıkada yaşadılar,
bunlardan etkilendiğinizi söyleyebilir misiniz?
― Şöyle arz edeyim. Âşıklar sayılamayacak kadar çok. Köklü geleneğimiz,
âşıklık geleneğine hizmet etmiş, isimlerini altın harflerle yazdırmış kişilerdir.
Hepsine de saygım sonsuzdur. Ben geçmişte yaşayan âşıklarımız ve günümüzde
yaşayan âşıkların geleneğimize hizmet etmiş insanlar olarak çok üstün kişiler
olduğuna inanırım. Yalnız ustamdan başka beni kimse etkilemedi diyemem. Veysel
ile yakın bağlarımız olduğu halde, hatta üstat derdi ki "yahu Selimi ben senin
yazdığın bu eserleri yazamıyorum, çok güçlü ve derinden mana dolu eserler
yazıyorsun da korkmadan (çekinmeden) her gittiğin yerde oturuyorsun" demişti.
Bir de tarihsel süreç içerisinde düşünürsek, onların hangilerinden etkilendiğinizi söyleyebilirsiniz? Örneğin, bir Yunus Emre yaşadı, Mansur vardı. Seyit Nesimi vardı. Pir Sultan Abdal ve Karacaoğlan vardı, Emrah vardı. Âşık Ömer vardı, bunlardan da etkilendiniz mi?
― Şimdi efendim üstadımın yanına gidene kadar âşıklık nedir bilmeyen bir
kimseydim. Ustamı tanıyıp Sefil Selimi mahlası verildikten sonra, âşıklık
olayını öğrenmeye başladım. Ondan sonra bizim bünyemize yer eden, halkımızın
arasında isimlerini demin arz ettiğim gibi tarihimize işlemiş âşıklarımızın
var olduğunu, ondan sonra öğrendim. Bütün âşıkları okuyup öğrenmeme rağmen,
onlar bizim tarihçemizde isimlerini mecbur etmiş kişilerdir. Ben de onların
yanında bir insan olabilmek için, âşık olabilmek için gereği neyse onu yapmaya
çalışıyorum. Şimdi ben deyim ki bu örneklerle, Karacaoğlan, Yunus, Dadaloğlu,
Köroğlu. Herkesin kendi içinde var olmuş kişilerdir, bugün bir Köroğlu, daha
geri getiremezsiniz. İkinci Köroğlu buna benzemez, ama hiç olmazsa geleneğimize
hizmet eden şahıs olarak belki benzer örnek vermiş olabilirim. Dadaloğlu,
alabildiğine yiğitleme yapmış bir âşığımızdır, fakat Köroğlu kadar değildir.
Bir Karacaoğlan güzellemelenin en güzel çeşitlerini vermiştir. Ama ikinci bir
âşık geldiği zaman Karacaoğlan'ı taklit ederek onun etkisinde kalmıştır. Kendine
has bin çığır açar da onların yanında yer alabilirse, ancak o zaman filan âşık
da vardı denilebilir. Bunun en güzel örneklerinden biri Âşık Veysel'imizdir.
Âşık Veysel'i tek bir örnek olarak gösterebilirsiniz, kendi çığrında. Bunlardan
ibret alarak Sefil Selim'iniz de hiç olmazsa ben de bir âşığım, onlara benzer
bir örnek olarak bulunabilir, düşüncesiyle buraya geldim.
Sefil Selimi mahlasını size kim verdi?
― Selimi mahlasını üstadım Çoban Mehmet verdi. Bana, "Âşık olacaksan adın
Sefil Selimi olacak" dedi.
Sefil Selim’in manası ne?
― Coşkun manasındadır. Aynı zamanda geleneğimizde, âşıklık geleneğinde
uyulması gerekli olan bir esas vardır. Âşıklarımız yetiştirdiği âşığa bir
isim verir. Bu isim geleneğe hizmet etmesi için verilir. Kendini yetiştirip,
adını kabul ettirmeye başlayınca, bu âşık da demek ki filan yerden filan
dergâhtan yetişmiş de ismini ustası vermiş, ismin budur denmiş, bu geleneğin
icabı.
Sizce âşıklık geleneği nasıl olmalıdır?
― Âşıklık geleneğimiz çok yönlü esaslara dayanmaktadır. Şamanizm devrinden
bugüne kadar. Aynı zamanda belirli bizim kültürümüzü halkımıza vermek isteyen
çok esaslı müzik bilgileriyle, esaslı özlü tarihçemizi bilmekle inanmış,
halkımızın arasında yaşatmaya çalıştığımız gerçekleri, ancak ellerindeki
müzik aletleriyle, aracı olma sureti getirmişler. Ben diyorum ki âşıklığınız,
âşıklarımız nasıl olmalıdır? Âşıklar bugünkü hayatımızda, ta ki dünyanın var
olduğu zamana kadar hiçbir maddi mekâna dayanmadan, halkımıza hizmet örneği
verebiliyorsa, ancak âşık olabilir. Eline sazı alan insan, onu para kazanmak
için yapıyor ise sanatı yapamaz. Çünkü güçlü eseri meydana getiremez hemen.
Kulaktan doğma bir şeyler yapma suretiyle halka sunmaya çalışacaktır. O da
halkımızı zedeleyecektir. Gerçek kültür varlığını taşımayacaktır. Ben diyorum
ki; sanatı sanat için değil, sanatı toplum için yapmalıdır. Sanatı ayakta
tutabilmek için, sanat budur diyebilmek için, ölçülenin ve kalıpların içinde,
her ne şart olursa olsun, ona hata getirmeden, leke getirmeden yapmalıdır.
Âşık böyle olmalıdır.
Buna bağlı olarak Âşık Veysel ozan geleneğinin son halkasıdır. Âşık Veysel öldü. Âşıklık da öldü diye söyleniyor, bu konuda ne söylersiniz?
― Eleştirmenlerimiz; edebiyat araştırmacılarımız halk edebiyatını, âşıklık
geleneğini, âşıkları araştıran araştırmacılar Veysel’den sonra âşıklık ölmüş
derken, şöyle biraz gerçeklere yaklaşmıştır derim. Neden Âşık Veysel, âşıklığı
yakalamış, tam manasıyla yaşamış bir ekol, bir esas meydana getirmiştir. Bunu
yazan kişiler, öyle derken Veysel’den sonraki insanların bozulacağını ve
âşıklığa tam manasıyla hizmet etmediklerini anladığından olsa gerek ki, Veysel
gittikten sonra herhalde Veysel gibi bir âşık daha yaşamaz Âşıklık geleneği
ölmüştür demekle, bunu vurgulamaya çalışıyorum.
Siz kendinizi halk arasında nasıl tanımlıyorsunuz ya da halk sizi nasıl tanıyor?
― Ben bir halk ozanı olarak, otuzbeş yıllık hizmetim var. Âşıklık geleneğine
yayımladığım dört tane kitabım var. Ondan sonra dört tane daha olacak, isimleri
Yarbadeci, Yalankot, Kul Yanmasın, Çobanın Can Pınarında’dır. Şimdi Sefil Selimi
gerçekleri anlatan bir halk ozanıdır. Bizim halkımız cahildir. İstisnalar kaideyi
bozmaz. Avamdır, okumadan sadece kulak dolgunluğundadır. Ahlak budur yahutta bazı
korkularla yaşamaya çalışan insanlar okumadan herkese karşı cephe alırlar. Şimdi
aynı duruma düşmüş durumdayım. Halkın arasında okuduğum bir şiirden dolayı "Yahu
duydunuz mu Selimi Kızılbaş olmuş, neden Ehl-i Beyt’e bir şiir okumuş". Yahu
kardeşim Gülağ Bey Ehl-i Beyti sevmeyen insan dindar olamaz. Allahı sevmiş olamaz.
Yeri gelmişken buna bağlantılı olarak bir soru sorayım. Babanızla aranızın açık olduğu söyleniyor, örneğin babanız sizi evlatlıktan reddetmiş, buna bir bağlantısı var mı?
― Tabii, tabii var, şöyle âşıklığa başladığım dönemlerde, çok heyecanlı olduğum dönemlerde
babam, yazdığım şiirlerden dolayı işte oğlum falanca âşık gelmiştir bir defa
Ehl-i Beyt’ten bahsetmemiştir. Şöyle yapmıştır sen neden Ehl-i Beyt’ten
bahsediyorsun, Oniki İmamdan bahsediyorsun, yazdığım şiirler hep bunlarla dolu.
Her gün akşama kadar geliyorlar, babama Ali Efendi yahu senin oğlan âşık olmuş.
Öyle Alevilerin söylediği şeyleri söylüyormuş, bu ayıptır. Yahu bizim ecdadımızda
soyumuzda böyle bir adam yetişmedi. Ama onlar bilmedi, bilmiyorlar. Gerçek bu,
okusunlar bütün tarih kitapları dinimizin vecibelerini yerine getiren bütün
kitapları okusunlar. Ortaya getirsinler, tartışalım. Eğer bildikleri varsa
hepsini örnekler vermek suretiyle ben kendilerine izah edeyim ve aynı zamanda
ilçemizde ulu caminin imamı olan Bekir Efendi vardı, adam beni sorguya çekti.
Onbeş, yirmi kişi içerisinde yirmiüç tane soru hazırlamış, onlara ben elimi
kulağıma attım, cevap verdim, Adam dedi ki, oğlum sen âşıkmışsın da yerin
ufakmış dedi. İşte böyle efendim, bizim halkımız gerçekten okumadan vaiz
olan kişi, Öğrenmeden bilmeden gerçeklere hemen bir karar ve yorum getirmek
durumundadır. Ama sayenizde Sefil Selimi hiç onların dedikodularına itibar
etmeden gerçekleri yaşamaya ve daima da anlatmaya varan, uygulayan bir
insandır. Ben böyle bilip böyle düşünmüyorum. Bazı sürtüşmeler olmuştur,
fakat sonradan rahmetli babam ölmeden evvel oğlum sen gerçekmişsin, amma biz
geç anlamışız, demişti.
Şiirleriniz sanatçılar tarafından bestelendi. Cemlerde, semahlarda söyleniyor. Bu sizi rahatlatıyor mu ya da çevrenizde bir rahatsızlık yaratıyor mu?
― Ben gayet rahatım bu konuda. Ama çevremde rahatsızlık oluyor. Tabii eserler
bulundukça onların istemedikleri, söyletmek istemediklerini söylemiş oluyorum.
Varıp herhangi bir yerde tesadüfen bulununca, Sefil Selimi’nin orda olduğunu
duyunca adam rahatsızlık duyuyor. O zaman ne oluyor? Toplum arasında cahil
kimseleri aleyhimde kışkırtmaya, bana karşı cephe almaya zorluyorlar. Yaptıkları
bazı gecelerde, şimdi efendim hakikaten üzüleceğim bir şey var, bu bir leke
değil tabii. Alevi diye bir topluluk var. Bu topluluğu kabul etmek lazım. Sünni
diye bir topluluk var onu da kabul etmek lazım. Bunların arasında ben nasıl
kalıyorum, onu anlatacağım. Yazdığım eserlerden dolayı Alevi dediğim toplum
eserlerimin bütününü kabul ettiği halde, Sünni kökenli bir halk ozanı olduğum
için, "ulan bu yezidlerden gelen bir âşık, sonradan gelenlere çeker mi?" diye
bir tereddütde bulunuyorlar. Sünniler de duydukları zaman eserlerimi. "adam
iyi adamdı ama Kızılbaş oldu; iyi de yazıyor söylüyordu ama, filan eserini
söylemese iyi olurdu, Kızılbaş oldu" diyorlar. Ben arada kalıyorum.
Bu Ehl-i Beyt temasını nereden aldınız, Ehl-i Beyt'e ilginiz nasıl oldu?
― İnsan çok okudukça, çok öğrendikçe daha da çok ileri inandıkça ve
olgunlaştıkçadır.
Ustanızdan mı öğrendiniz?
― Tabii efendim sohbetlerinde.
Üstadın da Alevi kökenli miydi?
― Sünni kökenli, hatta Hacca gitmiş, gelmiş bir kimse. Bana bütün sohbetlerinde
kesinlikle Oniki İmamdan, Ehl-i Beyt’ten ve onları geçmişlerinden öyle canlı
bir tarihi hadisesini yaşamış gibi anlatırdı. Hz. Ali’nin cenklerini onların
isimleriyle anlatır. Hadiseyi kim yapmıştır, kimler yapmıştır ve nasıl olmuştur,
bugün bizim mevcut kitapları karıştırdığımız zaman çoğunun böyle yalan yanlış
yazıldığını anlarsın. Gerçeklere yaklaşmak istenmemiştir. Vatandaşımızı
çıkarcılar birbirine düşürtmek için çok kötü şeyler ortaya getirmişler ve
yaşıyoruz. Ehl-i Beyt Kerbela’da şehit olduysa yetmişüç kişiyle bunun nedeni de
bir çıkardır. Yine dünyalıdır, hilafet çabasıdır. O nedenle tahakküm altında
kalmıştır ve onlara kastedilmiştir. Bunları şimdi anlayınca biz Ehl-i Beyt
diyorsak, Peygamber efendimizin torunlarıdır. Ben onları zikretmeyim de kimi
zikredeyim?
Ozanın görevi birleştirici olmak değil mi? Yani Alevi Sünni içinde gerekli değil mi? Bu yönde bir çabası olması gerekmez mi?
― Şimdi âşıklarımız, mevcut âşıklarımız bugünkü Türkiye’de hiçbir parti
sınıfında ve amblemi altında bulunmamalı diyorum ben. Gerçekleri yansıtabilmeli.
Herhangi bir partiye hitap etmişsem muhakkak ki partinin düdüğünü çalacağım.
Partiye hitap etmezsem toplum için gerekli olan gerçekleri dile getireceğim,
onları yazacağım, hür olacağım. Gördüğüm yanlış kimde, gördüğüm doğru kimde
ise onu yazacağım. Bunca âşıklarımız her şeyden evvel, hiçbir sınıfın ben şuyum,
ben buyum demesiyle bunların etkisi altında şiir yazmamalı. O zaman bölücülük
olur. Bir sınıfa hizmet eden adam, öbür sınıfı kabul etmiyor demektir. İşte
Selimi de herhangi bir sınıf ayrımı yapmadığı için orada kalmıştır. Ama
gerçekleri yazmaktan hiç de çekinmeyen halk ozanıdır. O nedenle ben âşıklara
sesleniyorum diyorum ki, âşıklarımız hiçbir partinin, görüşünü, düdüğünü
çalmasın, çok fazla okusunlar, bilgi edinsinler, gerçekleri anlatsınlar.
Asılıyorsa, kesiliyorsa bugün neden diyoruz ki, Nesimi'mizin derisi yüzüldü,
sokaklarda ezildi. Pir Sultan asıldı. Yahu kardeşim adam bildiğini söyledi.
Düşüncesini söylediği için o duruma geldi. Örnek verilirse, kıvançla
anlatıyorum, onları anlatırken neden ben öyle olmayayım, gerçekleri yazayım hiç
olmazsa, çünkü çıkarcılık değil, âşıklık maddiyata tenezzül etme sanatı
değildir. Âşıklık ülifiyet taşıyan bir sanattır. O nedenle halk şiirimizi yazan
âşıklarımız mümkün olduğu kadar hiçbir sınıf ayrımı yapmadan, filan Alevidir,
filan Sünnidir, filan gavurdur, filan günahkârdır, filan sevapkârdır diye
ayrımcılık yapmıyorlarsa, işte o zaman âşıktır. Benim anladığım böyle.
Son bir soru. Biliyorsunuz Kültür Bakanlığı “Ozanların Sesi” diye bir dergi çıkarıyor. Bu dergi ile ilgili bir şeyler söyler misiniz, eksik bulduğunuz bir şey var mı? Ya da sizi tatmin ediyor mu?
― Ozanların Sesi dergisi çok kaliteli bir dergidir. Sanatçılarımızdan
âşıklarımızdan kültürümüzden olabildiğine bahseden bir dergidir. Bu
nedenle derginin devamlı suretle devam edilmesini ve bütün
okuyucularına ulaştırılmasını arzu ediyorum. Çok kıymetli bir eserdir.
Aynı zamanda yaşayan ozanlarımız kıyıda, köşede kalmadan istedikleri zaman
Kültür Bakanlığımıza müracaat etmek suretiyle, eserlerini bu dergide
yayınlatıyorlar ve yayınlatacaktırlar. O nedenle çok çok mutluyum, bu
dergiden çok memnunum. Dergiyi yayınlayan emeği geçen yazarlarımıza en
derin saygılarımızı sunar, teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim.